01 Mayıs, 2008


HİNDİSTAN-KERALA III
Alappuzha(Aleppey)


Özet: Plajda yüzdük, şimdi tekne turuna gidiyoruz

Varkala'dan bindiğimiz trenden Kollam’da inince hemen bir rikşaya atlayıp Boat Jetty denen iskeleye gittik.

Şehirde öğlen saatleri olmasına karşın bütün dükkanlar kapalı. Varkala'da inanmayıp rikşacıyla kavga ettiğim bu grev işi ciddi galiba.

Jetty’de otobüs yazıhanesi gibi bir sürü Houseboat acentası var. Biz ilk önce en büyüğüne girdik. Dükkanın sahibi Ajay pek muhabbetliydi, bize bir sürü opsiyon sundu.
En ilginci bu gece iskeledeki bungalowlarında yatıp ertesi sabah 8 saatlik feribot yolculuğu ile Aleppey kentine geçmek, orada da yine acentasına ait bungalowlarda bir gece geçirip sabah houseboat ile 24 saatlik tura çıkmaktı (iki kişilik paket 7000 rupi, yaklaşık 175 USD). Bir de yarın sabah iki odalı bir tekne ile iki günlük tura çıkacak iki İngiliz kızla aynı tekneyi paylaşma teklifi vardı(2 gece 6750 r).

Bungalowlarda yemek yiyen kızlarla tanıştık, pek sünepelerdi, olmaz dedik.
Kolam ve Aleppey kentleri büyük bir gölün kuzey ve güney uçlarında yeralıyor. İkisinden de Houseboat turları yapılıyor, ama esas merkez Aleppey.
İngiliz kızlar fazla tekne olmadığı için kanallar daha tenha olur diye Kollam’ı tercih etmişler. Diğer acenteleri de dolaştık, 24 saatlik tur için biri 5500, biri 4500 istedi, fiyata buradan Aleppey’e otobüsle transfer de dahilmiş. Tekneyi görmeden buradan para vermek pek aklıma yatmadığından, bir de Ajay’in teklifi ile Kollam’da kalsak her yer kapalı olduğundan yapacak hiçbir şey olmadığından istasyona dönüp trenle Aleppey’e devam etmeye karar verdik.
Ajay kendisinden bilet almayacağımızı söylediğimde süper tüccar havası ile hiç üzülmediğini, zira hayır kelimesinin yeni olasılıklar anlamına geldiğini söyledi. ( No problem sir, NO means “new opportunities” dedi).
Ajay’e grevin nedenini sordum, benzinin litresinin 45 rupiden 47 rupiye çıkması imiş!
Bu Keralalılar Türlkiye’de yaşasalar benzin zamlarına halk isyanı çıkarırlardı herhalde. Geldiğimiz rikşa ile istasyona döndük (20 r), Alllepey için ilk trene bilet aldık (2x66r).
Trenin kalkmasına 1.5 saat olduğundan şehirde gördüğümüz tek açık yer olan istasyonun karşısındaki Railview Otelin restoranına girdik. Kerala usulü tavuk ve beef noodle söyledik. Lokanta çizi reklamlarındaki gibi, şef garson dut gibi sarhoş, kısıtlı zekalı komi de bahşiş almak için ikidebir masadaki suyu alıyor yenisini koyuyor, peçeteyi değiştiriyor. En son tatlı isteyince tabakta kürdanların atında rezene şekeri getirdiler. Rezeneler kişniş gibi beyaz şekerle kaplanmış, hoşuma gitti.
Restoranda bizden başka orta yaşlı bir çift daha vardı. Floransa’da organik çiftçilik yapıyorlarmış. "Nedir Hindistan'da durum?" diye sorduk.
Feciymiş, çok ilaç kullanıyorlarmış. Onlar da Kerala’yı Kuzey’den Güney’e katettiklerinden karşılıklı deneyimlerimizi paylaştık. Gokarna'da Kudli Beach diye bir plaj tavsiye ettiler. Gecelik oda 75 rupiymiş ama plaja vasıta yokmuş, biraz yürümek gerekiyormuş.
Tren vaktinde geldi ama yolda epey rötar yaptı,
Tren boş olunca yolda uyudum. Hava kararmak üzereyken Aleppey’e (Alappuzha) vardık. Tren istasyonu şehrin epey dışındaymış. Rikşacı jetty’e gitmek istiyoruz dememize rağmen bizi önce fransız bir kızın işlettiği ev pansiyonuna, sonra tur da satan yarı resmi bir otele götürdü. En sonunda jettye vardığımızda ortalık kararmıştı ve ortalıkta houseboat falan görünmüyordu. Alelade teknelerin bulunduğu bir iskeleydi. Karanlıkta ingilizcesi yetersiz rikşacıyla uğraşmaktan sıkıldığımdan tekne ayarlama işini sabaha bırakıp house boat iskelesine (bu şehirde buraya jetty değil finishing point deniyormuş) yakın bir otelde indik.
Komalas Otel güleryüzlü personeli, ve temiz konforlu odalarıyla yorgunluğumuzu biraz aldı(450r).
Otelden çıkıp biraz dolaştık, muz, ananas ve mandalina aldık. Aleppey kenti aynen Amsterdam, tüm şehir kanallar üzerine kurulmuş.
Kanallarda tekneler işliyor, köprüler, suya sarkan büyük ağaçlar var. Karanlıkta kanal bazı yerlerde yemyeşil görünüyor, çimen mi su nilüferi mi tam seçemedim (Sonradan gördüm, değişik lilla çiçekli bir nilüfermiş)Komalas otelinin güzel ufak bir restoranı da varmış, hemen yerleştik. Fiyatlar da pek ucuzdu. Aç olmamamıza rağmen neredeyse menüyü getirttik. Bol patates kızartması, çeşitli sigara böreklerinin yanında ben fish o graten (60) yedim, o'grateni pek güzel değildi. Hesap 480 tuttu. Odada aptal bir amerikan filmi ve bizdeki dans yarışmasının hint versiyonunu seyredip uyuduk.
Sabah 9'da kalkıp Neşe’yi odada bırakarak bir rikşayla iskeleye gittim. Teknelerden inenler dağılıyorlardı, bir ikisine memnun kalıp kalmadıklarını sordum, hepsi çok memnundu, biri 10 000 rupi verdiğinden şikayet etti. Teknelere fiyat sormaya başladım, çoğu rezerve idi ve temizlik yaparak müşterilerini bekliyorlardı. Bir komisyoncuyla iskeleyi baştan sona dolaştık, 4500'den aşağı inen olmadı, ben de 100 dolar (3900) teklif ettim, kimse kabul etmedi. Hindistan için bu kadar büyük bir parayı reddetmelerini aklım almıyor, eninde sonunda işin maliyeti biraz mazot üç öğün yemek. Daha sonra kaptana sorduğuma göre aylık maaşı 2000 rupiymiş(50 dolar). Komisyoncuya da sordum neden bu kadar pahalı diye, tekne yaptırmak çok masraflıymış, bir tekne yüzbinlerce rupiye maloluyormuş.Gerçekten de çok lüks iki katlı, 5-6 odalı tekneler vardı ama charter şeklinde kiralama burada henüz icad edilmemiş olduğundan ancak grupla gelip kiralamak mümkün.
Brezilyalı bir çiftle ortak kiralar mısın dediler, olabilir dedim, ama Brezilyalılar benim son şans olarak güvendiğim 4200’lük bir tekneyi tek başlarına kiralayınca, ben de paraya kıyıp 4500’e iki odalı bir tekneyi tek başımıza tuttum. Tekneler ahşap, üzerleri hasır kaplanmış.Önde geniş bir yaşam alanı var, burada yayılınacak kanapeler koltuklar, kocaman bir yemek masası, TV, DVD, fan gibi lüksler var. Odalar teknenin ortasında yer alıyor ve normal bir otel odasından farkları yok, iki odanın da ayrı ayrı banyosu da mevcut. Biz bir odayı kullandığımızdan diğerinde mürettebat kaldı. Her teknede üç kişi çalışıyor, bir kaptan, bir ahçı, bir de neişolursa adamı. Kaptan teknenin önünde oturup arkasına bakmadan dümen tutuyor, diğer personel ise teknenin en arkasında mutfağın yanında kendilerine ayrılmış bölgeden pek çıkmıyorlar, tuvaletleri de en arkada. Teknede üç öğün mükellef yemek, akşam çayları, kızarmış muzlar, şişe suyu, sabah masala çayı vs fiyata dahil. Kahve ve içkiler ekstra, ancak istersen kendi içkini getirip buzluğa koyabiliyorsun. (Buzdolabı olarak büyük bir buz kutusu var, teknelerin jeneratörleri var ama klima istersen çalıştırıyorlar ve ekstra ücrete tabi. Kaparo verdikten sonra odaya döndüm, çantaları topladık, teknenin hareket saati 11 olduğundan biraz çarşıya çıktık. Komalas’ın barmenine bardan bira alıp alamayacağımı sordum. Ellerinde yokmuş, ama içki satan tek dükkan olan BEVCO’nun (beverages corp.) yerini tarif etti. 4 büyük Kingfisher aldık (44/adet) Odaya döndük çantaları toparlayıp rikşa ile tekneye gittik.
Komisyoncu paranın tamamını istedi, ben de soğukkanlı bir tavırla prensip olarak iş bitmeden bütün parayı vermeyeceğimi söyledim. Adam benden daha soğukkanlı bir tavırla burada işlerin böyle yürüdüğünü, paranın tamamını vermeden teknenin kalkmayacağını söyledi. Baktım pek fazla seçeneğim yok, kırmızı çizgimi unutup prensiplerimi çiğnedim, parayı avcuna saydım.
(Aslında itiraf etmem gerekirse bana kalsa ben bu tekne gezisini hayatta yapmazdım, zira fiyatın- en azından Hindistan için, fahişliğinin yanı sıra adamların burunlarından kıl aldırmaz tavrından hiç hoşlanmadım. Gelgör ki Neşe yılların tecrübesi ile benim bu işten cayacağımı hissettiğinden bir haftadır söz üstüne söz aldı, iyi ki de almış)
Saat 11 gibi demir aldık, hemen hemen bütün tekneler aynı anda kalkıyorlar zaten. Önce ana kanaldan epeyce gittik.
Kanalın yanında çok güzel bahçe içinde bungalovlar vardı, turistler ağaçların arasına gerilmiş hamaklarda huzur içinde kitap okuyorlardı.
Burası kara yolu ile Aleppey’e en fazla 2-3 km mesafede olsa gerek. Dönüşte bakmaya karar verdik.
Kaptan önde, güneşten korunmak için elinde şemsiye ile tekneyi kullanıyor. Bizi rahatsız etmemek için hiç arkasına dönmüyor. Önce birer kahve eşiliğinde etrafı seyrettik, sonra yayılıp motorun mırıltısı ile kitap okumaya daldık.
Öğle yemeğini kaçta almak istediğimizi sordular, 2 gibi dedik.
Saat 2 de tekneyi bir ağacın gölgesine bağlayıp Kingfish tava (kıyıdayken ne yemek istediğimizi sormuşlardı, balık demiştik) yanında çeşitli sebzeli yemekler ve salatadan oluşan yemeği yemek masasında hazırladılar. Ayrıca ekmek olarak da bol parotta(kızarmış ince küçük lavaş) vardı. Yemekler lezzetliydi. Bağlandığımız yerde bizim Güney'deki kayıklı Algidacılar gibi motorlu kayıkla karides istakoz satıcısı yanaşıp böcek satmaya çalıştı, istemedik.
Yemek sonrası tekrar yola koyulup kanallarda gezdik. Kah DVD sisteminden oynak Bollywood müzikleri dinledik, kah müziği kapatıp kuş seslerini.
Kanalların kıyılarında pek çok köy var. Köylüler tek katlı evlerinin önünde kanala inen iki üç basamaklı merdivende çamaşır yıkıyor, yıkanıyor
çocuklar suda oynaşıyor,

erkekler kanolarla ağ atıyor, balık tutuyor.
Biz de bir köye yanaştık, yanaştığımız yere bakılırsa bizden buradaki büyük kiliseyi ziyaret etmemiz bekleniyor. (Sakallının arkasındaki bizim tekne)
Biz köyün için doğru yürüdük, begonvillerle fotoğraf çekildik.
Hemen tamamen kıyıya dizilmiş tek sıra evden oluşmuş, çok sakin ve küçücük bir köy.
Bizden başka bir iki tekne daha vardı. Balıkçılıkla geçiniyorlar, köyde bir iki dükkan olmasına karşın (her şey satan bakkal, bir iki de turistik eşyacı ve balıkçı) okuma salonu eksik değil. Suyun kıyısındaki salonda köylüler ciddiyetle ortak gazetelerini okuyorlar.
(Buranın sosyalist bir eyalet olduğunu hatırlatayım, bazı okuma salonlarında kocaman Che duvar resimleri bile var. Yazının başındaki fotoğrafta da görüldüğü gibi her köşede orak-çekiçe rastlamak mümkün.)
Köylü çocuklar kano servislerle okula gidiyorlar. Sri Lanka'da olduğu gibi burada da eğitime çok önem veriliyor, öğrenciler hep bir örnek kareli kıyafetleriyle pek sevimliler.
Köyün iskelesinde yaşlılar aylak oturuyorlardı, fotoğraflarını çekme isteğime hiç tepki vermediler. Köyü iyice gezdikten sonra kiliseye de bir göz attık, bahçesi çok güzeldi, öğrenciler gruplar halinde fotoğraf çektiriyorlardı. Bir çocuk bozuk para istedi, cebimde kalan son 1 lirayı verdim. Şimdi o köyde, sahibi hangi memlekete ait olduğunu bilmese de 1 Yeni Türk Lirası var.
Kocaman bir ağaç bahçenin köşesini kaplıyordu.
Anladığımıza göre epeyce eski bir kiliseymiş.
Tekneye binip açıldık, kanallarda dolaşmaya devam ettik.
Akşamüstü güneş daha tam batmadan ıssız bir yerde kaptan kıyıya yanaşıp park etmeye kalkınca itiraz ettim. Güneş battıktan sonra balıkçılar ağ atıyorlarmış, bu nedenle kanallarda dolaşmak yasakmış.
“İyi de daha güneş batmadı” diye parayı peşin vermiş adam ezikliğiyle itiraz ettim.
Üçü toplandılar epey düşündükten sonra tekrar açılmaya karar verdiler. Güneş batana kadar kanalda dolaştık, fotoğraf çektim, güneş batınca kıyıya yanaştık. Daha halatları bağlamadan köylü çocuklar teknenin yanına geldiler, hello dediler kalem istediler, biz de hello dedik, kalan kalem ve şekerleri dağıttık . Karşılık olarak bize muz yapraklarından anında ürettikleri minik çanta, çiçek buketi gibi oyuncaklarını hediye ettiler.
Mürettebat arka tarafta kayboldu, biz de yüzümüzü batan güneşe çevirip ilk biraları açtık, süper bir ortam oldu,
Issız bir ırmak kıyısı, şahane manzara , kuş sesleri içinde hava kararana kadar kitap okumaya devam ettik.

Hava kararınca sofrayı kurdurduk, yine balık ve benzeri mezelerle biraları götürdük.

Yemeğin üzerine bir kadeh de cin içince deliksiz uyuma kıvamına geldim.

Gece oda ve yatak çok rahattı, hayatımda bu kadar çok kuş sesi içinde uyumamıştım ama o kadar içince sabaha karşı dilim damağım kurudu. Odadaki bütün suyu da bitirdiğimizden dışarı çıkıp zifiri karanlıkta el yordamıyla teknenin arkasında gittim, buz dolabındaki (tahta buz kutusundaki) son litrelik suyu alıp odaya döndüm, o da zırt diye bitti.

Keşke yudum yudum ağzımı ıslatsaymışım. Sabah kadar rüyamda kuşları ve su şişelerini gördüm.

Sabah 7 de motorun çalışmasıyla uyanıp bir duş yapıp dışarı fırladım.

Manzara çok etkileyiciydi.

Suyun yüzeyi çarşaf gibi dümdüz, hafif puslu havada kenardaki ağaç ve evlerin yansımalarıyla kaplıydı. Sabah için önce termosta masala çayı(baharatlı sütlü çay) getirdiler.
Güneş yükselene dek sürekli fotoğraf çektim.

Güneş yükselince kahvaltıyı istedik. Omlet ve marmelatla iki termos daha çay içtik.
Dönüşte kanallardaki pek çok ördek çiftliğinden birinin yanından geçtik.

Saat 9 gibi iskeleye yanaştık. İçtiğimiz kahveler vs için para istemediler, ben de 100 rupi bahşiş verdim, bir de müşteri memnuniyeti anket formu doldurdum.
Mürettebat aylık 2000 rupiye (50 dolar) çalışıyormuş, ve neredeyse her gece teknede yatıyorlarmış (Allah’tan biri dışında evli değillermiş).
Tabi bu fiyata çalışan insanların yanında gecelik 120 dolara tekne kiralamak biraz utandırıcı ama napalım, bu da bizim hayat tarzımız sayılmaz, bir seferlik lüksümüz. Sürekli böyle yaşayanlar utansın.
İyi dileklerle ayrılıp çantaları rikşaya yükledik, Komalas Otele döndük, çantaları bıraktık.
(Dün çıkarken sorunca çantaları bırakabileceğimizi söylemişlerdi.)
Aleppey gerçekten güzel bir kent, iki ana kanal şehri boydan boya kesiyor. Amsterdam gibi kanalda gezen dolmuşlar, gezi tekneleri (tabi kalitede biraz fark var), kayıklar mevcut. Kanalların üzerinde köprüler, suya sarkan kocaman ağaçlar, suyun yüzeyini yer yer tamamen kapatan su nilüferleri ile görülmeye değer bir yer. Çarşı pazarı da oldukça hareketli, kanal boyunda dolaşırken sürekli birileri yanaşıp, geziteknesi, house boat ya da marihuana teklif ediyor. Biri 3500’e house boat teklif etti, ama tipi pek güvenilir değildi.
Keralada taksiler hep aynı beyaz Fiat olmakla birlikte burada taksiciler de bembeyazdı.

Bir de küçük kanalları gezelim dedik, kürekli kanoların saati 150 rupi imiş, istediğin kadar kiralanabiliyormuş. Biz iki saat yeter diye düşündük, 250 rupiye anlaştık. Yan yana da oturulabilen daha geniş tekneler olmasına karşın biz karşılıklı yüz yüze oturulan ince bir kano seçtik. Karşılıklı iki alçak minderli koltuğun üzerinde güneşten korunmak için de bir çardak var. Kanocu motorsuz tekneyi kısa bir kürekle hareket ettiriyor. Neşe önce sırtını kürekçiye doğru verdi, sonra şehir içindeki kanalın suyu pis göründüğünden üzerine sıçrayacak diye tedirgin oldu, yer değiştirelim dedi. Bunu kayıkçıya söylemeden kendi başımıza giden kanoda yapmaya kalkınca aniden alabora olma tehlikesi atlattık. Kanalda içinde ayakta duran adamlar görüyordum ama meğer pek dengesiz bir aletmiş bu kanolar. Kayıkçı da panik yaptı, hemen eski pozisyonlarımıza döndük, kıyıya yanaştı, orada biri kanoyu tuttu da yer değiştirdik.
Fış fış kürekle epey yavaş hareket edildiğinden ancak 45 dakikada şehirden çıkıp dar kanalların ağzına vardık. Büyük houseboat’ların giremediği bu kanallar gerçekten etkileyici idi. Suyun yüzeyine yakın olmak da güzeldi, ben sağlıklı görünen bir nilüferi kökleriyle beraber tekneye aldım.
Naylon torbaya koyup sürekli sulayarak İzmir’e kadar getirdim, tatlı su dolu leğende yaşatmaya çalıştım, ama vatan hasretinden çürüdü gitti.

Evlerin arasındaki sokaklar hatta bahçeler gibi kullanılan bu kanalların bazılarının ağzına ip çekmişler, içeri sokmuyorlar. Başımızın üzerine sarkan dallarla köylülerin çamaşır yıkamalarını, günlük hayatlarını bu kez yakından izledik. Burada özellikle kadınlar 5 dakika boş durmamakla birlikte çat çat çamaşır yıkamak en büyük meşgaleleri. Bir çamaşır makineleri veya deterjanları olsa neredeyse işsiz kalacaklar.
2 saatlik tur bitip de karaya çıkınca kanallara ve suya doymuş olarak dün tekneden gördüğümüz kanal kıyısı otellere gitmekten vaz geçtik, Cochin’e otobüs sorduk. Otobüsler yarım saatte bir kalkıyormuş, ama pek konforlu değildi, yine trenle gitmeye karar verdik. Çarşıdan bol miktarda ayurvedik sabun, krem diş macunu vs. aldık. Baharatçı da çoktu ama daha Sri Lanka baharatlarını bitirmediğimizden pek iltifat etmedik. Yıldız şeklinde anasonlu bir şey vardı, tadı kokusu ilginçti ama Türkiye’ye dönünce insanın deneyselliği pek kalmıyor ve böyel baharatlar mundar oluyor. Bu nedenle oraya özgü daha açık renkli, kalın kıvrık kabuktan ziyade ince kıymık şeklinde ve daha tatlı bir tarçın çeşidi dışında baharat almadık.
Otelden çantaları alıp bir rikşaya atladık, "istasyona çek ama önce plaja" dedik. Yol üzerindeki plajı gelirken şehre gece vardığımızdan pek görememiştik, ama o satte de yemek büfeleriyle piyasasıyla oldukça canlı bir yere benziyordu. Güzel sakin bir plajmış, üstelik dalgasızdı! Rehberlerde methedilen şehir parkında da durduk, ama gündüz vakti kimse yoktu. Rikşacı kendi evini görmek isteyip istemediğimizi sordu. Bu burada bir rikşacı geleneği herhalde, Varkala’dan sonra ikinci defa oluyor, tren satine epeyce olduğundan kabul ettik. Ara sokaklara girdi, bir evin önünde durduk. Kapıyı çaldı karısını çocuklarını çağırdı, bizi onlara, onları bize gösterdi. Rikşadan inmeden selamlaştık. İlla da indirdi, evin yanındaki müştemilatta kendine ait mum imalathanesini gösterdi (Bildiğimiz beyaz elektrik kesintisi mumu üretiyormuş).
Biz de bu dostluk gösterisine 200 gram Tadım beyaz nohutla karşılık verdik. İyi dileklerle evden ayrılıp istasyona geldik. Biz saat 14 trenine niyetlenmişken bir önceki 12 50 tereni rötar yapmış, perondaydı, koştuk bindik, Fort Koçin’e doğru yola koyulduk.

Neşe muz yaprağında satılan pilavdan yememe karşı çıktı, inince yeriz dedi.

9 Comments:

Eline diline sağlık Bora Ağabey. Fotoğraflar nefis olmuş.
Sabah 7’de uyandığın o manzaraya, hele ki dehidrate olmuşken, balıklama atlamak istedim. Kanala girilmiyor muymuş? Ayağınız suya değmemiş anladığım kadarıyla. Pis miydi?
Bu arada tekne turu şu ana kadarki gezilerde yaptığınız en lüks aktivite sanırım. Değmiş doğrusu.
Daha dar kanallar sanki biraz da Bangkok’a benziyor.
Geçen hafta Mardin’de Deyrulzefaran Süryani Manastırını ziyaret ettim. Süryaniler Ortadoğu kökenli (eski Aramiler), Hıristiyanlığı ilk kabul eden topluluk.Türkiye’deki Süryanilerin çoğu buralardan göç etmiş. Başta Avrupa olmak üzere yurt dışına kaçmışlar. Mardin’de sadece 70 Süryani ailesi kalmış. Metropolitliklerini de yıllar önce Antakya’danSuriye’ye taşımışlar. İşin ilginç yani Hindistan Kerala’da da on milyonu aşkın Süryani kökenli Hıristiyan olması. Bu coğrafyadan çok uzak bir yerde ne işleri var diye düşünürdüm. Cevabı manastırın baş rehberi verdi. Süryani toplumu ezelden beri tüccarlık ve zanaat işleri ile uğraşırmış. Zamanında 600 kişilik bir topluluk ticaret amacıyla ipek yolunu takip ederek Hindistan’a ulaşmış ve cemaatlerini kurmuşlar. O 600 kişi bugün 10 milyonluk bir cemaate dönüşmüş. Yani anavatanlarından daha kalabalık olmuşlar. Hoşgörünün toprakları diye anlatırız bir de buraları.
Sevgiler

By Blogger Gökhan, at Cuma, Mayıs 02, 2008 1:48:00 AM  

No problem sir, NO means “new opportunities” dedi. Çok iyiymiş. Ne kadar iyimser insanlar di mi?

Kerala'ya gitmek istedim okuyunca ama
beni orda ne yoruyor biliyor musun? Sürekli kazıklanıp kazınlanmadığımı anlamaya çalışmak için tetikte olmak.
Delhi'de bir anıtın önündeyken bir aile gelip onların fotoğrafında yer alıp alamayacağımı sormuştu (Sizin rikşacının eve götürmek istemesi gibi) bunun sebebini bulmaya çalışmak eğlenceli ama bi o kadar da yorucu.
Bu arada Londra'da da rikşalar var ama tabii fiyatları kıyas götürmez, 5 dakikalık mesafeye 7-10 pound alıyorlar.

By Blogger selma sevkli, at Cuma, Mayıs 02, 2008 10:14:00 AM  

bora bey, her seferinde yüzümde aptal bir sırıtma ile okuyorum; sanki ben gezmiş tozmuşum gibi:)yazı da fotoğraflar da şahane.

sevgiler, selamlar.

By Blogger endiseliperi, at Cuma, Mayıs 02, 2008 12:17:00 PM  

Bora bey, elinize saglik yine ozenerek okudum yazinizi, fotograflarda gercekten super..Her seferinde belki bizde gideriz diye ic geciriyorum:))
Sevgiler..

By Blogger Aysin, at Cuma, Mayıs 02, 2008 11:49:00 PM  

Güzel sözleriniz için teşekkür ederim.
Gökhan, fotoğraflarda görüldüğü gibi yerliler suya giriyorlar ama bizim, deniz çocuğu olarak kanala girmek aklımıza bile gelmedi.
Suriye kökenli Süryanilerle karşılaştık. Ben yazmadım ama iki ülke arasında gerçekten kuvvetli bir bağ var.

By Blogger ssbb, at Pazartesi, Mayıs 05, 2008 11:12:00 PM  

Merhaba Bora Bey..seyahatleriniz ve bu seyahatlere yaptığınız yorumlar ile resimleriniz harika...blogunuzu bıkmadan usanmadan okuyorum ve yazılarınızın devamını sabırsızlıkla bekliyorum...Ancak sormak istediğim bir husus var,bu gezilere ayrıcak zamanı nasıl yaratıyorsunuz? Bunu çok merak ediyorum çünkü benim önümde ki en büyük engel kamu sektöründe çalıştığımdan dolayı izin alma ve dolayısıyla zaman yaratma problemi .Bizim ülkemizde neden herşey bu kadar zor?Şehir dışına çıkarken bile yeri geliyor izin almak gerekiyor, bırakın yurtdışını...Herşey ülkemiz insanının kendi kabuğunu kıramaması, dışa açılamaması için özenle tasarlanmış sanki...Maddiyat elbette ki önemli ama siz ekonomik olarak da pek çok yerin gezilip görülebileceğinin güzel bir örneğisiniz.

By Anonymous İsimsiz, at Çarşamba, Mayıs 07, 2008 5:59:00 PM  

Sevgili İsimsiz
Keşke isminizi yazseymişsiniz.

Ben de yıllık izinlerimi kullanıyorum ve yurt dışına çıkmak için valilikten de ayrıca izin alıyorum. Bu seyahat için 9 gün izin aldım, 21 gün daha iznim var. Bazen nöbet izinleri ya da bayramlardan da faydalanıyoruz.
İzmir'de yaşadığımızdan haftasonları Çanakkale'den Fethiye'ye kadar gezerek değerlendiriyoruz, bu nedenle yıllık izinlerimizi yazın değil kışın kullanıyoruz.

By Blogger ssbb, at Çarşamba, Mayıs 07, 2008 9:36:00 PM  

Vallahi billahi sizin yüzünüzden kocamı boşayacağım :) Adam bilgisayar delisi. Masa başından kaldırıp hataydan teleferiğe zor götürüyorum. Şekerim ben yay burcuyum. Durduğum yerde duramam.
İçim daralır. Hangi lüks mekanda hangi lüks yemeği kaça yediğim önemli değildir benim için. Aldığım keyfe bakarım. 10 sene bitti biz daha pikniğe gitmedik :)
Ne olurrrr bir dahakine benide alın yanınıza yalvarırım. Yoksa ben bu adamı boşarım :))))

By Blogger ÇALIŞAN ANNE OLMAK, at Perşembe, Mayıs 08, 2008 3:05:00 PM  

Keyifle ve ozenerek okuyorum seyahatlerinizi.Resimler ,anlatim,yasananlar harika.
Sevgiler..

By Blogger Haydins, at Pazartesi, Mayıs 19, 2008 12:02:00 PM  

Post a Comment

14 Nisan, 2008

SELİMİYE-BOZBURUN Nisan '08



Güney sezonunu açmak için bir haftasonunu Marmaris Selimiye'deki Sardunya 'da geçirmeye niyetlendik, 20 gün önceden yer ayırttık.
Hayatımızda ilk defa bir otele rezervasyon yaptırıyorduk.
Cuma gecesi Aydın'da Yakuplar'da misafir olduktan sonra Cumartesi sabahı hep beraber yola çıktık. Yollarda gelincik ve sarı çiçek tarlaları göz alıcıydı.
Muğla'daki mutat Gökova Pide Salonu molamızı verip, beş porsiyon ince hamurlu, kapalı, kavurmalı nefis pideyi gövdeye ekledikten sonra yola devam ettik.
Sakar'da Gökova Körfezini seyrettik. Bu çirkin kuzu taklitlerinin neden sadece burada ve 4 ayrı kişi tarafından satıldığını tartıştık. Buraya özgü bir şey olmamasına karşın ısrarla yıllardır satıyorlar. Ben şimdiye kadar bunları satın alan, ya da evinde bulunduran kimse ile de karşılaşmadım, tam bir muamma!
Geze geze( nasıl olsa rezervasyon yaptırdık ya) öğleden sonra 3,5 gibi Sardunya'ya vardık. Burası daha önce gidenlerin bileceği gibi Bozburun yarımadasının Selimiye Köyünde deniz kıyısında bakımlı bir bahçenin etrafına dizili sınırlı sayıda taş oda, bir restoran ve iskeleden oluşan güzel atmosferli bir yer, tek kusuru biraz zengin kesime hitap etmesinden ötürü müşterilerin bazen bağıra çağıra konuşarak iskele üzerindeki sukuneti bozması.Epey bekledikten sonra anlaşıldı ki bizim rezervasyonu unutmuşlar(!), ayrıca çok para kazanmışlar. Özür falan dilemedikleri gibi tavırları pek kötüydü. Eskiden kibar ve ilgili bir insan olan işletmeci Muhammed bile bizimle ilgilenmedi "Tüh tüh tüh" demekle yetindi. Sardunya'nın artık bittiğine kanaat getirdik, bir daha uğramama kararıyla kapısından çıkarken "Neden hiç bir yer, ya da insan parayı görünce eski kalitesini, samimiyeti koruyamıyor acaba" diye konuştuk.
Çıkıp Selimiye'de kalacak yer aradık. Daha önce beğendiğimiz Kaptan tadilattaydı, açık bir iki yer olmasına karşın hoşumuza giden bir yer bulamadık, saat ilerledi, yüzmeyi umduğumuz saatlerde hala bir oda bulamamış olmanın sıkıntısı içimize çöktü.
En sonunda 6 km ötedeki Bozburun'a gitmeye karar verdik. Daha önce Bozburun'da güzel pansiyonlar görmüş ama hiç kalmamıştık. Sahil yolunun sonuna doğru Dolphin Pansiyon'da karar kıldık. Sardunya ile aynı fiyattı( iki kişi oda+kahvaltı 80 lira) ve çok daha güzeldi. Otelde bizden gayri sadece İstanbul'lu, yeni evli meşhur bir şarkıcı vardı, ama eşiyle beraber değildi, sanki bizim gelişimizden biraz rahatsız oldu. Odalar deniz manzaralı, çiçekler içinde ve konforluydu. Sahibi Yılmaz Bey eskiden yanan Galata köprüsünün altındaki Kemancı'nın işletmecisiymiş. Aslen Elazığ'lıymış.Denize sıfır bu arsayı 26 yıl önce gelip almış. O zaman Marmaristen Bozburun'a sabahları tek dolmuş kalkıyor ve 60 km yi 4 saatte alıyormuş. Dolmuşun bıraktığı köy meydanından tekneyle arsaya gelip beğenmiş almış. Arsaya yol çok sonra deniz doldurularak ulaşmış. 5 yıl önce kendilerine ev yaparken oda soran turistlere oda verince pansiyonculuğu sevmişler, evden vaz geçip otel yapmışlar. Eşi Hülya Hanım ve oğullarıyla birlikte gerçekten güzel bir işletmecilik anlayışları var.
Yol yorgunluğu ile biraz dinlenip balkonda keyif yaptık. Odaya bira istedim, Hülya Hanım "malesef yok" derken eşi "ne demek malesef, hemen aldırırız" dedi. Tadilat nedeniyle rahatsızlığımızı belirtince de normalde diğer işletmecilerin söyleyeceği "Abi az kaldı, abi 15 Nisan'dan sonra tadilat yasak" gibi lafları söylemeden işçileri hemen durdurdu.
Köyde düğün varmış, akşamüstü sessizlikte çok güzel bir klarnet solosu çaldılar, manzara ile birlikte çok etkilendik.Sahilde biraz yürüdük, akşam yemeği için rakı aldık. Hanımlar oyun havasına dönen müziğe eşlik ettiler.
Daha önceden yemek istemediğimizden bize elde olanlarla mütevazi ama lezzetli bir sofra kurdular. İstanbul'lu popçu ve sevgilisi uzak bir köşede mangal yaktılar. Biraz sonra popçu elinde tabakla masamıza gelip, bizim sus payı olarak değerlendirdiğimiz sucukları servis etti, afiyetle yedik(Selebriti görmeye aç İzmir'liler olarak ancak bu kadar susabildik). Güzelce içip yattık. Sabah kahvaltısı çok güzeldi.
Kahvaltıdan sonra yayılıp kitap okuması en zevklisiydi.
Hava kapalı olmasına karşın, deniz çok güzel, kıpırtısızdı
Otelden ayrılırken inşallah hesapta bir arıza çıkartmazlar da hep geliriz diyorduk, ki yarım pansiyon (akşam yemekli) iki kişilik oda fiyatı olan 120 şer liranın üzerine 30 lira da fazladan yazıldığını gördük. Yemekte gelen yoğurdun 5, bir elmanın 8 lira olamayacağını söyleyince hesaptan yeni işe başlayan garsonu sorumlu tutup hemen düzeltiler, hatta garsonu da çağırıp "Oğlum söyle abilerine, sen işe başlayalı ne kadar oldu?" bile dediler.
Sonuçta Yakup nakit taşımadığı için 10 lira da borçlu kalıp 230 lira vererek otelden karşılıklı iyi dileklerle ayrıldık.
Bozburun'dan çıkıp Marmaris'e doğru geze geze yol almaya başladık. Bu yarımada her virajda insanın önüne doyulmaz manzaralar çıkarıyor.
Bir yol tabelasını takip ederek Bayır köyüne girdik.
Köy meydanındaki kocaman çınarın yamalı görüntüsünü sorduğum adam muhtar çıktı. Tedavi içinmiş.
Meydana 55 milyar harcayıp kafe restoran yapan amcanın çayını içtik Muhtar, amcaya köyün ortasına kafe restoran açma imtiyazını ihalesiz vermiş olacak ki ısrarla hediyelik eşya satmayacağını, diğer esnafa mani olmayacağını sadece ucuz çay ve yemek satacağını belirtti.

Amca planı projeyi de kendi çizmiş, güzel bir restoran yapmış, açık mutfağını gururla gösterdi, parayı bastırıp zeytinyağının en iyisini alıyormuş, ızgaralar 8-10 liraymış. Bir de herşeyden iyelik ekiyle bahsediyordu, öyle ki yakındaki Çınar plajının nasıl olduğunu sorduğumuzda sanki çayın taze mi demişiz gibi "Plajım güzeldir!" dedi. Yalnız amcanın kıyafet, maddi durumuyla biraz uyumsuz gibi geldi bana.
Amcadan bal da alıp (Balım katkısızdır,12,5/kilo) çok övdükleri Çınar Plajı'na gittik. Güzel bir plajmış ama o kadara çok tekne iskelesi yapmışlar ki deniz görünmüyor desem yeri var.Tabi bu kadar tekne olan yerde denizin yüzeyinde bir yağ tabakası, kumsala vurmuş ölü balıklar da var. Bu balığı ilk defa gördüm, ölmüştü.
Dönüş yolunda Sedir Adası yoluna girip Yakup'ların bildiği Halil'in yeri diye bir yere oturduk, biraz daha yiyip rejim yapmak üzere evlerimize döndük.

6 Comments:

Ne guzel bir hafta sonu ..
keyfiniz daim olsun.
Yaziyi okurken sanki bende oralara giitmis kadar oldum sagolun..

By Blogger Ferhanca, at Cumartesi, Nisan 19, 2008 1:45:00 AM  

Merhaba,

Yazınızı büyük bir keyifle okudum.İzmirde yaşamak ne kadar büyük şans, Ege sahilleri ayağınızın altında.Bozburun hakikaten çok hem de çok güzel bir yer. Ancak enteresandır bu Bozburunun Tabiatı, denizi ne kadar güzelse de işletmeler bir o kadar sorunlu.Bizde 2003 yılı Ağustos ayında Bozburunda pembe yunus pansiyonda 1 hafta tatil yapmış, üstelik işletme sahibi olan eski manken hanımın misafirperverliğini samimi algılayıp, ortamı gerçek bir ev sanıp, yemeklerde ikram eidlsin diye sürekli pansiyona dışarıdan kilolarca meyveler, tatlılar almış, mutfakda onlara balık, yemek vs pişirme de hatta serviste yardım etmiş, bir nevi evimiz gibi benimsemiştik, ta ki hesabı görene kadar. Yemediğimiz, içmediğimiz ne varsa hesaba sokuşturulmuştu, üstelik işin ilginç tarafı bunların çoğu da o sırada bizden bir gün önce ayrılan turistlere ait idi. Onlar da kavgalı ayrılmışlardı nedenini kendi hesabımızı görünce anladık. Hesaba itiraz edip, pek de iyi bir şekilde ayrılmadık oradan, hesabı indirmelerine rağmen yine de yüklüce bir miktarı (liste fiyatlarının üzerinde bir tutarı), ki o parayla Antalyada sezonda lüks bir otelde ulaşımda da olmak üzere herşey dahil yapılabilecek bir tatil parasını saydığımızı hatırlıyorum, hatta para çıkışmadı da, Marmarise gidip para çektik vs.Sonrasında öğrendiğimiz kadarıyla Bozburunda gidilmeyecek yerlerden birisiymiş.Bana pek çok kişi Sabina's Haus'u önermişti gitmeden önce, ancak fiyatları EURO üzerindendi ve diğerlerine göre oldukça pahalıydı,çok iyi bir şekilde anladık ki, Bozburunda gidilmeyecek yer çok, gidilecek çok az kaliteli yer var, biri de Sabina's Haus, hiç değilse deklare ettikleri fiyatları uyguluyorlar, sonrasında sürprizler yazşanmıyor.
Ne yazık ki bizim ülkemizde turizm anlayışı bu.Bir çok yer biraz tutulduktan sonra hemen kalitesinden, değerlerinden ödün veriyor.O yüzden de özellikle popüler yerlerden uzak durmaya çalışıyoruz ama işte bazen başa geliyor, bizim de edindiğimiz tecrübe bize kar kalıyor, bir daha gitmiyoruz.

By Anonymous İsimsiz, at Pazartesi, Nisan 21, 2008 7:44:00 PM  

bora kardeş merhaba,

yıllardır gezi notlarını okur dururum , ama bir takdir yazısını esirgedim senden.gözümden kaçmış ; az önce okuduğum , mehmet yaşin ukalalığına verdiğin , alternatif planlar çok çarpıcı geldi bana. gezi ruhunu böyle kirleten (sözde) gezgin , sahibinin sesi insanlara , fest travel tarzı ekabirane gezi anlayışına , tepki olarak bende , sizin gibi solo geziyorum.15 gün sonra , suriye , ürdün , lübnan gezisinde olacağım.uslübünüze , tevazunuza , yazılarınızdaki direkt ifadelerinize bayılıyorum. ben de , otel odalarında , defterime düştüğüm notları aynen yayınlıyorum. www.metindenizmen.com.tr ve blog.milliyet.com.tr/metindenizmen adreslerindeki gezi notlarım paralellikler gösteriyor.
dileğim , bir yerlerde çakışıp , iki kadeh parlatmamız.selamlar , kolaylıklar dilerim.

metin denizmen

By Blogger metin denizmen, at Çarşamba, Nisan 23, 2008 10:29:00 AM  

sağol sevgili doktor!

By Blogger Tijen, at Çarşamba, Nisan 23, 2008 10:42:00 PM  

Ha Ha!
Benim annanemin o kuzulardan koleksiyonu var!

By Blogger Düygü, at Perşembe, Nisan 24, 2008 1:11:00 AM  

Hani çizgi filmlerde yemeklerden uçuşan kokular , filmdeki karakteri birer kol gibi sarmallayıp uçurur ya, benzer bir duygu yaşattı bana yazılarınız... Oralarda olmak, o kokuları duymak gibiydi...Teşekkürlerimle, yolunuz açık, ömrünüz uzun olsun...

By Blogger Ünal Ailesi, at Salı, Nisan 29, 2008 3:28:00 PM  

Post a Comment

24 Mart, 2008


HİNDİSTAN-KERALA II
Varkala Beach


En son Trivandrum’da, otelde Küba Libre içip hint filmi izlerken kalmıştık.
Gece hava bunaltıcı sıcaktı, camları açıp yattık ama feci sivrisinek vardı. Sivrisineklerin görüntüsü bizim yerli sineklere benzemekle birlikte yerli KOV’u tanımıyorlardı, hiç ırgalanmadan soktular. Soktukları yerler de kaşınmaktan ziyade acıyordu.
Hindistan’da oteller örtünmek için bir şey vermiyorlar (En azından bizim kaldıklarımız). Resepsiyondan Neşe’nin örtü isteğine önce itiraz etmişler, nedense “iki kadın mısınız?” diye sormuşlar, değiliz deyince tek kişilik bir çarşaf vermişler. Biz de nasıl olsa buradan alacağız diye yanımızda getirmedik.
En sonunda uyumaya çalışmaktan vazgeçip Lütfü Akad’ın anılarına döndüm. Onun da başı dertten kurtulmadı, Bağdat’ta nice maceralardan sonra memlekete döndü, babası ölmüş, yeni doğan oğluna babasının adını verdi. Sabaha karşı ancak daldık.
Sabah 9 da kalktık, otelden çıkar çıkmaz dünkü kalp hastası rikşacı Kennan’ı bizi beklerken bulduk. 10 30 treni için bizi istasyona bıraktı(10 rupi).
Kahvaltı işini trende hallederiz diye istasyon büfesinden kahve, su aldım, körili sebzeli çapatilere iltifat etmedim. Tren boştu, daha doğrusu sleeper sınıfı vagonlar boştu. Bilmem hangi sınıftaki tren vagonlarının kapısında yolcuların adları yazıcı çıktısı olarak asılmış, herkes adını arıyordu. Deniz kıyısından giden yol 35 dakika sürdü. Bu arada iki pakora ve iki kızarmış yumurtalı muz yemeyi başardım. Bu yaygın bir yiyecek ama ben pek beğenmedim. Sert muzu( sadece bu iş için kullanılan bir muz çeşidi varmış galiba) enine ikiye kesip yumurta sarısına batırıp kızartıyorlar, biraz ağır oluyor. Pakoralar da fazla kızarmış, çok sertti, dolgumu kıracağım diye tedirgin oldum.
İstasyonda inince plaj 2-3 km uzakta olduğundan bir rikşaya atladık. (Otel beğeninceye kadar dolaştırmak kaydıyla 100 r). Varkala plajı’nda oteller plajın arkasındaki setin üzerine sıralanmış. Kıyı boyunca devam eden ince bir patika restoranlar ve hediyelikçilerle dolu güzel bir piyasa yolu. Mommy’s Bambu House’ta karar kıldım. Otelci Anu üst kattaki odaya 600 dedi, 450 ‘ye razı oldu. Alt kattaki daha ucuz odalarda cibinlik olmasına rağmen üst katta olmaması dikkatimi çekti. İddiasına göre üst katta sinek olmuyormuş. O kadar israr etti ki mantıklı gelmemesine karşın inandık, geçekten de sivriler bu odada bizi rahatsız etmedi. (Sineklerin tanıdığı hint malı repellent kullanmamızın etkisi de olmuş olabilir) Odaya çantaları bırakıp merdivenlerden plaja indik. Kovalam’dan daha güzel bir plaj ama dalgalar yine tehlikeli gözüküyor. Burada da sürekli, yüzmeyin anlamına gelen ikiye çatılmış kırmızı bayraklar var. Arap denizinde yüzmek için yanlış zamanda gelmişiz. Sezonun ortası ama deniz çok dalgalı. Bizimle aynı anda Agonda plajına giden Sabi’den öğrendiğime göre biz gittiğimizde sütliman olan Agonda da aynı şekilde deli dalgalıymış. Demek ki bu bölgede yüzmek istiyorsan Aralık ayı bitmeden gelmek lazımmış. Varkala’nın bir artısı da yaş ortalamasının Kovalam’dan epey düşük olması.(Kovalam’da yaş ortalaması 50 civarındaydı, ve insanın hem göz zevkini, hem moralini bozucuydu)
Akşamüstü bizi istasyondan getiren rikşacının bahsettiği tapınaktaki filli ayini görmek için köye gittik. Köyün içindeki dörtyol ağzında toplanmış insanlardan birine, ortada bir aksiyon olmadığından neyi beklediklerini sordum. Yollardan birini işaret ederek “Filleri bekliyoruz” dedi.
Sanskritçe yazılı bir pankartın üzerindeki tarihlerden tahmin ettiğimize göre bugün Kerala Festivali gibi bir şeyin son günüymüş. Köyün içindeki tapınağın önü geçit töreni için süslenmişti. Bu arada iki kişi yolun üzerine çatılmış dallara piramit şeklinde, çiçeklerle süslü bir sepeti asmaya çalışıyorlardı. Bir halata bağlı olan sepet asıldıktan sonra ortaya çıkan gariban kılıklı bir adam kenardaki davulcuların vurduğu hızlı ritmle sepetin altında dans etmeye başladı.
Arada gidip elindeki sopayla sepete vurmaya çalışıyor, sepetin bağlı olduğu ipi elinde tutan, ipi asılıp sepeti kaçırıyordu. Yolun iki yanındaki birer kişi de önlerindeki leğenin içindeki safran rengi suyu tas tas dans eden adamın üzerine atıyorlardı. İşin en garip yanı bu kadar atraksiyon ve izleyen kalabalığa karşın yol trafiğe kapanmamıştı.
Arabalar kalabalığı yararak dans eden adamın yanından geçip yollarına devam ediyorlardı. Davulların ritmi gittikçe hızlandı, su atanlar da ritme uyarak hızlandılar, adamın dansı iyice sapıttı, sepet parçalanmaya başladı. Biz sıkıldık, köyün kahvesinden çay alıp bir taşa oturduk, filleri beklemeye devam ettik.
Bir köylü çocuk kalem istedi, verince diğer çocuklar etrafımızı çevirdi. Zaten dağıtmak niyetiyle getirdiğimiz kalemleri ve dutyfree’den aldığımız bonbonları bitirdik. (O kalemleri dağıtan represantlar eşantiyonlarının şimdi nerelerde, kimlerin elinde olduğunu bilseler).Bu arada kalabalığın içinde down sendromlu bir Hintli vardı. Daha önce hiç görmemiştim, burada seyrek görülüyor sanırım. Bütün down sendromlular gibi kendinden çok emin ve neşeliydi. Sepete vuran adamla epey karşılıklı göbek attı, turist kadınlarla dans etti, dansın ötesine geçmeye çalıştı, vs.
Tam gitsek mi acaba diye düşünürken köyün ucundan müzik duyulmaya başlandı. Sese doğru yürüyünce Bombay’daki benzeri kırmızı üniformalı bir orkestranın başını çektiği korteji gördük. Orkestranın arkasından beş tane süslü, kocaman fil üzerlerinde binicileriyle yavaşl yavaş yürüyorlardı. Köylüler evlerinin kapılarına adak niyetine muz ananas vs koymuşlar, fillere sunuyorlardı. Filler her kapıya uğrayıp sunulan zerzevatı yiyerek yürüdüklerinden konvoy epey yavaş hareket ediyordu. Fillerin ardından arkasında üç kocamana hareketli ve sesli kaplan maketinin yer aldığı kamyon, sonra çıplak davulcular, borucular, onların arkasında zenne kıyafeti giymiş erkek dansçılar, onun arkasında gagalı fil maskesi takmış, kağıttan şeritlerden oluşan etekli bir adamın garip ürkünç danslar yaptığı başka bir kamyonet, onun arkasında bir takım daha çıplak davulcu, onların arkasında da bitmez bir enerji ve neşeyle çalıp dans eden zilciler vardı. 8-10 kişilik bu grup her dansın sonunda bir an durduktan sonra aniden senkronize bir şekilde yeni bir dansa ve ritme giriyorlardı.
O kadar uzun süre ve o kadar zevkle dansettiler ki yanlarından ayrılamadım. Karanlık bastırdığından fotoğraf makinası ile ancak bu kadar video çekebildim.
video
Kortej yavaş yavaş ilerleyip tapınağın bahçesine girdi, ellerinde çaydaçıra mumları tutan çocukların çönünden geçip tapınağın etrafında çalıp söyleyerek tur atmaya başladı. Bir süre izledikten sonra başka numara olmayacağına kanaat getirip rikşaya atlayıp sahile döndük.
Bizim otelden sahile çıkan patikaya sağlı sollu yerleşmiş olan bezcilere sabah söz vermiştik, zira otele her giriş çıkışımızda illa da bişey alın diye ısrar ediyor, sonra bakcaz deyince de “Promise?(Söz mü?)” diyorlar. Neyse akşam serinliğinde üşüdüğümden ben bir gömlek aldım, Neşe’de bir çanta ve plaj bezi(aynı zamanda çift kişilik pike olarak kullanılacak) aldı. Hepsine 1200 istediler, 600’e anlaştık. Fiyat bilmeyince pazarlık etmek de zor. Gerçek fiyatı öğrenmenin bir zahmetli, bir kolay yolu var. Zahmetli yol için diyelim ki satıcı 100 diyor, sen de 10 veriyorsun, O düşe düşe 35’e kadar iniyor, sen 20den yukarı çıkmıyorsun, en sonunda sinirlenip işin peşini bırakıyor.
Artık fiyat hakkında bir fikir edinmiş oluduğundan, mundar olmuş satıcıyı bırakıp başka bir tezgahtan aynı malı 30’a alıyorsun. Ben daha zahmetsiz yolu seçtim, internet kafeden kendi siteme girip iki sene önce Bombay’da gömleklere ne kadar verdiğimize baktım, 70’erden almışız. Bunu öğrendikten sonra ne kadar 250-300 deseler de bir anlamı kalmıyor, “Ohooo, ben aynısını Bombay’dan 70’e aldım, uçağım da oradan kalkıyor” deyince bütün dirençleri kırılıyor. Burası nispeten daha turistik bir bölge olduğundan fazla da zorlamayıp gömlek-pantolon türü şeyleri genelde 100 rupi (3YTL)den aldık.
Birer milkşeyk içip odaya döndük ama yakında bir yerde canlı müzik var, bayağı da iyi söylüyorlar. Kalktım giyinip gittim. Arkalarda bir otel açıkbüfeli konser düzenlemiş, giriş 200 rupiymiş ama büfenin de, konserin de sonu geldiğinden bilet almadan girdim. Fena çalmıyorlardı, turisttan çok yerli vardı, arkadaki havuzbaşına da kapalı devre yayın yapıyorlardı. Konserde bir bira içeyim dedim, baktım cebimdeki 300 rupiyi düşürmüşüm, ara ara bulamadım, kös kös otele döndüm. Yattıktan sonra müzik kesildi ama bu sefer patlamalar, sanki hemen yanımızdaki açık hava sinemasında Ayhan Işık filmi oynuyormuş gibi gürültüler gelmeye başladı. Gecenin ikisinde dayanamadım kalkıp tekrar giyinip çıktım. Sesleri takip edip köyün içine doğru yürüdüm, ama ortalıkta hiç kimse yoktu, köy yoları zifiri karanlıktı. Birden, salak gibi yanıma aldığım bel kemerimi kaptırsam içindeki makine ve pasaportlarla birlikte neredeyse bütün paramızı kaybedeceğimizi fark edince geri döndüm, sahile kestirmeden çıkayım dedim. Karanlık ıssız çıkmaz sokaklarda kayboldum. Allahtan bir pansiyonun verandasında yere oturmuş esrar içen bir çifte rastladım, sahile nasıl çıkacağımı sordum, kız karışık bir tarif verdi, el fenerimin olmadığını da öğrenince içine sinmedi, sağolsun beni el feneriyle epey götürdü.
Ayrılırken “Nerelisiniz?” dedim. “İsrael” dedi
Sabah otelin önündeki Kerala House Cafe’de kahvaltı ettik. Burası merdivenle çıkılan yüksek çardakları, güleryüzlü personeli ve diğer restoranlardan bariz ucuz fiyatları ile favori mekanımız oldu. Ayrıca her sabah düzenli olarak Özcan Deniz çalıyorlar (‘Yattığın yer halı olaydı’ gibi bir parçasından sampling yapmışlar, muhetemelen Budabar CD’si, sormadım).
Menüde peynirli tost 30, peynirli sandviç 40 yazıyordu, ne fark olabileceğini merak edip birer tane söyledim. İkisi de aynıymış, sadece sandviç ikiye bölünmüş. Diğer sabahlarda tost söyleyip kendimiz bıçakla sandviç yaparak 10 rupi tasarruf ettik. Büyük demlikte sütlü çay 25 rupi.
Arkamızdaki masada oturan Gora ile sohbet ettik, Kalküta’lıymış. O bana Kalküta’dan, orada çalıştığı sokak çocuklarına yardım vakfından bahsetti, ben de kendisine adaşı Gora filminin sinopsisini anlattım. İlk defa Hindistan’ın Güney’ine geliyormuş, çok beğenmiş. Kalküta’dan farklı olarak fakirlik, sokak kları vs yokmuş. Dilleri tamamen farklı kökenden geliyormuş, ve İngilizce dışında anlaşamıyorlarmış. Bizim sokak çocukları vakfının başında pedagoji okumuş bir sokak çocuğunun bulunduğunu anlattım, çok etkilendi.
Kahvaltıdan sonra şöyle bir denize girip çıkıp plajın sol tarafına doğru yürüdük. En sondaki Marine Resort’un önü avlulu odalarını beğendim, otelci de 600’e indi ama Neşe çanta toplamaya üşendi. Kafesinde oturduk ginger tea (zencefil çaıy,25), ananas suyu(40) içtik. Varkala’da deniz seviyesindeki tek kafe ve otel burası. Dönüşte hediyelikçi Hacı Eşref’in dükkanına girdik bana kolları kıvrılan safari gömlek, Neşe’ye bluz aldık(Bu sefer din kardeşiyiz diye pazarlıkla ikisi 250)
Sahilde yoga dersi vardı.Odaya dönüp balkonda kitap okuduk. Komşu balkonda Fransız bir çift var. Kızın söylediğine göre kardeşmiler ama kız zencioğlan beyaz. Kızın adı Sofi’ymiş. Bize ayurvedik masajı ve ilaçları övdü. İçerden aldığı kremleri getirdi geldi. Yüz için, topuk için vs. bir sürü Himalaya marka krem almış, hele bir antiseptik krem varmış ki her şeye iyi geliyormuş.
Masajlar çok rahatlatıcıymış, hem rejuvenating denenden hem de dhara denen alına yağ akıtma işinden yaptırmış. Dhara uykusuzluğa çok iyi geliyormuş.
Kerala ayurveda’nın anavatanı. Her köşebaşında ayurvedik tıp merkezi var. Memleketimizde meslektaşım (ve branşdaşım) Dr. Ender Saraç’ın meşhur ettiği ayurveda, anladığım kadarıyla bitki özleri ve yağlarıyla tedavi prensibine dayanıyormuş. Biz de Sofi’nin gazıyla bir iki yere gidip Neşe’nin boyun fıtığı için bir şey yapıp yapamayacaklarını sorduk, fiyat aldık.
Bu rejuvenating denen masaj iki saate yakın sürüyor, ve iki kişi yapıyormuş, 1200 rupiymiş(36YTL). Biraz can yakıyormuş. Normal ayurvedik masaj 1 saat 600, Dhara denen 40 dakika alına sıcak yağ akıtma da 800’müş. Her merkezin bir doktoru var, ve ücretsiz konsültasyon yapıyorlar. İlk girdiğimiz yerde kendini doktor olarak tanıtan kumaş pantolonlu gözlüklüyü hiç gözüm tutmadı, bence doktor falan değildi.
İkincide Bindu adında gözleri parlayan, çok tatlı, genç bir hanım vardı. Söylediğine 5,5 yıl ayurvedik tıp fakültesinde okumuş, ayurvedik doktoruymuş. Tanıyı o koyuyor, ne yapılacağını söylüyor, masör ve masözleri yapıyormuş. Bindu’yu çok sevdik ama kişi başı 1200 rupiden hiç indirim yapmadı. Komşu Sofi’nin gittiği, Lonely Planet’ın da tavsiye ettiği sahildeki bir merkezde ise randevuyla gelen doktor muayeneden sonra, ancak 2-3 hafta sürekli masaj yapılırsa bir fayda sağlanabileceğini söyledi.
O kadar vaktimiz olmadığından normal bir masaj ve boyun bölgesine de sıcak otlar sarılmış bezle ekstra masaj yaptırmak konusunda anlaştık.
Aslında kişi başı 500+300 imiş, biz iki kişi 1100 rupiye anlaştık. Yine de burası için çok deli paralar bunlar, eninde sonunda bu işin maliyeti 50 rupilik yağ ve aylığı 2000 rupi olan masörün 1 saatlik ücreti. Odalar dolu olduğundan erte güne (Lütfü Akad nedense hep böyle diyor) randevu verdiler. Akşam Banya Tree Kafe’deki balıkları beğendiğimizden oraya oturduk. Ben Barraküda (150) Neşe 5 Tiger Prawn (Bir nevi jumbo karides 200) yedik, patatesler ve 3 birayla 660 hesap geldi(20 lira). Burada gün çabucak geçiveriyor,
Neşe "Servis yavaş olduğundan” dedi.
Yemekten sonra internet kafede Can’la buluştuk, çok neşeliydi.
Aysel Gürel ölmüş, “helal olsun, neşeli yaşadı” dedik.
Tekrarlanmasından korktuğumdan, bir polise dün geceki gürültülerin ne olduğunu sordum. Tapınakta şenlik mi ne varmış. Sonradan okuduğuma göre bu bölgede ibadet (belki de kötü ruhları kovmak) için gürültülü patlamalar yapmak adeti varmış. Basbayağı fişekler, barutlu patlangaçlar kullanıyorlarmış. Ben de her gece her gece havai fişek gösterisi mi oluyor diyordum. Gece rahat geçti, gerçekten sinek yoktu.
Sabah tostlarımızı yedikten sonra masaja gittik. Soyunup yüksek bir masaya yatıyorsun, fazla bastırmadan saçlarından başlayarak hertarını güzelcene yağla ovuyorlar. Benim uykum geldi, pek bir şey anlamadım. Ayrıca her masaj salonunda masajı kim yapıyor sorusuna karşılık motto şeklinde söyledikleri “Man to man , woman to woman” olayından da hiç hazzetmedim, masaj işini kapattık. Sofi’nin dediğine göre masajdan sonra iki saat içki içmemek gerekiyormuş( diş dolgusu gibi), biz de odada biraz dinlendikten sonra plaja indik. Denizde ıslanıp güneşlendik. Şezlong 100, şemsiye 150, cesur insanların dalgaya binmesi için ufak bord 50 rupiymiş. Bir ara bütün cankurtaranlar panik yapıp düdük öttürmeye kollarını havada savurarak denizdekileri geri çağırmaya başladılar, ama kimse ırgalanmıyordu. N’ooluyor diye gidip sordum, deniz sertleşmiş de ondanmış. Akşam yine Kerala Coffe House’da yedik. Neşe Mahi Mahi (Dorado da deniyor. Tristan’dan Kontiki’ye, tüm okyanus geçenlerin yakalayıp yedikleri ve ballandıra ballandıra anlattıkları bu balığı ilk kez yedik, lezzetine hayran kaldık. (150 r) Ben körili yengeç masala ile pilav yedim. Patates ve biralarla 560 hesap geldi. Otelci Anu’nun kayıt yaparken bu restoran için verdiği indirim kuponlarını aradım bulamadım. Garsona söyleyince kupon olmadan da % 10 indirim yaptı. Yemekten sonra yine internete girdik. İnanılır gibi değil, İzmir’e kar yağmış. İzmir’le buranın arasındaki sıcaklık farkı ne kadar fazla olursa tatil o kadar tatlı oluyor.
Gece balkonda Sprite rom ile kitap okuduk.
Sabah havaalanından aldığımız broşürlerden okuyup merak ettiğimiz Kappil Beach’e gimeye karar verdik. LP’de hiç bahsi geçmediğinden sakin bir yer olacağını düşündük.
köyün içine kadar yürüyüp epey bekledikten sonra bir rikşa bulduk. 18 kilometreymiş, gidiş geliş 150 rupi'ye anlaştık. Yolda bir müslüman mezarlığı görüp durmasını isteyince suratsız şöför müslüman olduğumuzu öğrendi, ve yüzünde güller açtı. Bir köyün içinden geçerken evine uğradı, bizi annesi ve kardeşleriyle tanıştırdı.Evin avlusundaki kuyudan su çekip, ne kadar tatlı olduğunu göstermek için illa da bana içirdi. Neme lazım dedim, ufak bir yudum aldım.
Kappil plajı terkedilmiş bir yermiş. İkisi de kapalı olan bir otel ve bir tekne kulübü dışında turistik bir atraksiyon yoktu. aslında plaj da yoktu, kayalık bir kıyıydı, ama backwater denen tatlı sular Dalyan'daki gibi denizin hemen yanında paralel uzanıyordu. Fazla oyalanmadan geri döndük. Yol üzerindeki köyler sakin, güzel ve fakirdi.Duvarlarda orak-çekiçler vardı.
Kappil dönüşü sağ taraftaki ufak plaja yürüdük. Burası daha sakinmiş, ama dalga aynı şiddette devam ediyor.
Sabah otelciyle hesabı kestikten sonra Kollam kentine gitmek üzere Varkala'dan ayrıldık. Çevirdiğimiz rikşacı normalde 30-40 rupi tutacak yola 80 rupi istedi. Söylediğine göre grev ve nümayiş varmış, yola çıkmak çok tehlikeliymiş. Ben tabii ki inanmadım, "Hadi len" anlamına gelen şeyler söyledim, karşılıklı kendi dillerimizde küfrederek ayrıldık.
Çevirdiğimiz diğer rikşacılar da aynı şeyi söyleyince içime şüphe düştü. En sonunda birisiyle 60 rupiye anlaştık. Yolda rikşanın yakıtı bitince şöför koltuğunun altından yedek tüpü çıkartıp değiştirdi.Benzinle çalışanlarda da genelde yarım litrelik su şişesi içinde yedek yakıt ! oluyor.
Gerçekten de köyün içine girmden alternatif ters bir yönden istasyona vardık. Tren saatine epey vakit olduğundan Neşe istasyonda çantaların başında oturdu, ben etrafı gezdim, çeşmeden su doldurdum, fotoğraf çektim.
Trende sleeper class yine tenhaydı. Geçen sefer kondüktör görmeden trenden inmiş, verdiğimiz bilet parasını yakmıştık, bu kez kontrol oldu.
45 dakikada Kollam kentine vardık. Burası house boatların kalktığı merkezlerden biri. Niyetimiz sabah için bir tekne ayarlamak ve su yollarında dolaşmak.


(Masaj fotoğrafları alıntıdır)

8 Comments:

:) ne güzeeelll ... gezmiş gibi oldum yine.. Ne kadar ucuz oralar.

By Blogger Ferda, at Çarşamba, Mart 26, 2008 1:56:00 PM  

Şöyle gidip bir ay kalmalı oralarda, bol balık, deniz, güneş. Şu son fotoğrafı görünce kim yerinizde olmayı istemez ki?

By Blogger Aslı Cin, at Çarşamba, Mart 26, 2008 2:01:00 PM  

Bu yaz oralarda olacağız sanırım, iş için.. Ama ben düşündüm de,, biz hep iş için gitmişiz yurtdışına. Yani eşim giderken peşine takıldığımdan, o çalışırken ben gezerim. Ne güzel birlikte gezebilmek.. En çok bunları düşündüm okurken. Bi de yumurtada kızarmış muz, felaket olmalı:(( Ucuzlığa ise hayret ettim.. Hadi Bora bey, bekliyoruz devamını, sevgiler
egeden

By Anonymous İsimsiz, at Perşembe, Mart 27, 2008 12:03:00 AM  

itiraf ederim ki kıskandım...

By Blogger kıyak, at Cuma, Mart 28, 2008 12:49:00 PM  

Şu otelde ikinci kişinin sorulup tek çarşaf verilme olayına açıklık getirmek istedim. Muhtemelen soran kişi müslümandı ve kadın da olsa ayrı örtülerin altında yatmak zorunlu.

Yine süper bir gezinti. Emekle buraya aktardığınız için teşekürler.

Blogunuzu gözleri kızarana kadar okuyan kız:)

By Anonymous İsimsiz, at Pazartesi, Mart 31, 2008 1:04:00 AM